Tekrar Düşün

Thursday, Mar 11th

Last update:03:45:47 AM GMT

You are here: Ve İnsan Yurttan Acı var mı acı?

Acı var mı acı?

E-posta Yazdır

Yaklaşık 20 yıl önce atağa geçen özel kanalların da gazıyla ekranlarda yeni bir tür boy göstermişti. Realty Show olarak anılan bu format daha önce gazetelerin 3. sayfalarındaki dramları, parıltılı ‘az sonra…’ spotlarıyla, küresel iyimserliğin şaha kaldırdığı salonlara taşıyordu. Hatta Reha Muhtar’ın “Acı Var mı? Acı” sorusu bir tür ortak repliğe dönüşüvermişti. Bu showlar acıyı, felaketleri, aile facialarını, “bak senin başına” gelmedi iyimserliğiyle izleyiciye pazarlıyordu. İzleyenler neredeyse trajediyi ve dramı bir tür patlamış mısır kıvamında tüketiveriyordu.  Kayıplar, cinayetler, boşanmalar, kimsesiz çocuklar, gözü yaşlı analar, pavyona düşenler bir anda özel hayatın parçası oluyor; yükselen “itiraf kültürü”nün değişmez malzemesine dönüşüyorlardı.
Acı soslu TV dizilerinin çoğalmasının, çok farkında olmadığımız daha önemli bir yönü daha var: Acıya ve trajik olana kayıtsızlaşmak. Geçen yıllarda yayınlanan bir BM raporuna göre dünya 90 sonrası empati oranın en düşük olduğu bir döneme girmiş. Bu şu anlama geliyor: Küresel iyimserliğin azdırdığı iyimserlik ve vahşi bireycilik diğerlerinin acılarına, sorunlarına karşı müthiş bir ilgisizlik de üretmiş. Böyle bakıldığında acının ve dramın hemen “orada” görülebilir olması bir tarafıyla acımasız bir kaygısızlıkla da ilgili. Yani dramın en çok göründüğü yıllar; empatinin de en düşük olduğu yıllar oluyor. Sorunun diğer yanı ise, o yıllarda aşağılayıcı bir suçlama olarak işleyen ve Beyaz Türklük ideolojisini kuvvetlendiren “Garibanizm” suçlaması… Realty Showların nesneleri yoksullar ve alt sınıflar olduğu için, bu Garibanizm suçlaması ve ihbarcılığı da el ele yürümüştür.
Ayrıca şunu da unutmamak gerekiyor: 80 sonrası Anadolu Liseleri atağıyla, çocukların yarışa ve kariyere yönlendirdiği (ki bu çocukların bir kısmı 2001 Bankacılık Krizi’nde işsiz kalacaktır) bir dönemde pedagoglar, çocukların ruhsal gelişimi için Kemalettin Tuğcu kitaplarını zararlı buluyorlardı. Tuğcu’nun acılı çocukları kötü rol modeliydiler; çünkü devir yuppy başarı devriydi. Acının gösteriye dönmesi böyle bir mirasında sonucuydu…
TUĞCU GERİ DÖNDÜ!
Ama ne var ki tarihin rüzgârı geri dönüverdi. Borsaların gizlediği, şık bilgisayarların buharlaştırdığı yoksulluk ve acı bir anda sökün etti hayatımıza. Derinleşen kriz daha önce olmadığı kadarıyla 3. sayfalara malzeme taşır oldu. Kemalettin Tuğcu dünyasının o kadar uzakta olmadığı ortaya çıktı. Üstelik Orhan Kemal’de unutulmuşluk tozunu üstünden atarak tekrar aramıza katılıverdi. Elbette 2001 den sonra TV formatları da değişti. 90 sonrasından önemli farklılıklar edindi. Bunlar bol efektli Realty Show değillerdi artık; gerçekçiliğiyle tokat atan programlardı. Elbette show boyutları vardı; ama çok çok geri planda. Daha çok sabah kuşağında yayınlanan ve ev kadınlarını hedefleyen acı, ayrılık, boşanma, aldatma, kredi kartı faciası, intihar ve cinayet dolu programlar, bu kez izleyicilere “başıma gelmez” rahatlığı yaşatmıyorlardı. Tam tersine her an başımıza gelebilir endişesi üzerinden oynuyorlardı. Bu programların daha öncekilerden önemli farkı buydu. Krizle tedirginlik yaşayan AB kuşağına korkmayı öğretiyorlardı.
ACIDA FLASH TV GERÇEĞİ
Bu yeni ruh hali gerçek kanalını Flash TV’de bulacaktır. Bu kanal hedef kitlesini AB (orta sınıf) altı bir izleyici kitlesi olarak saptayacaktır. Samimi bir hemşericilikten, mahalle raconuna ve meddah geleneğine geniş bir halk kültürü mirasını ucuz bir estetik (kitsch) ile harmanlayan bu kanal, yaptığı programlarla alt sınıfların dolayımsız acılarını, kart borçlarını, dertlerini dramlaştırarak vermekte kendine has bir tarz da oluşturacaktır. Üstelik bu formatlar, “seyir” ve “kayıtsızlık” üzerinden işlememekte, zaten varolan bir körümserliği örgütlemektedir. Bu anlamıyla 90’ların tuzu kuru “neşeli” formatlarıyla ilgisi yok denecek kadar azdır. Çünkü alt-orta ve yoksulların yaşadığı sorunlar fazlasıyla gerçektir; üstelik tepkileri de stüdyo ve makyaj kokmamaktadır. Hatta bunlara çoğu zaman rövanşçı bir hınç da eşlik etmektedir. Özellikle Yalçın Çakır’ın Son Çare programı bunun en canlı örneği sayılabilir. Çakır, programında bir abi, ebeveyn ya da bir meyhane arkadaşı açıklığıyla, nasihatler vermekte, kızmakta hatta tehdit etmektedir; genel anlamda bu tür programların kentleşmenin yabancılaştırıcı etkilerine karşı, domestik bir cemaat özlemine seslendikleri de söylenebilir.
YENİ BİR FORMAT: ACIYLA DALGA GEÇMEK
Boşanmalar, aldatmalar, cinayetler, borç batağı, kayıplar… Liste uzayıp gidiyor. Hâl böyleyken son zamanlarda yaygınlaşan başka bir anlayıştan söz etmek de gerekiyor. Daha çok yeni orta sınıfa hitap eden ya da üst orta sınıf izleyici kanallarındaki bazı programlar ise, görüntüleri dondurarak, internette mix yaparak başta Flash olmak üzere bu trajik programlarla dalga geçiyor. Özellikle NTV’de Okan Bayülgen bunu neredeyse özel bir formata çekti. Banttan yayınlanan kadın programları, acı ve gözyaşı, Bayülgen’in özgüvenli, cool ses tonuyla madara ediliyordu. Üstelikte kendine gelebilecek eleştirileri, önce kendine yönelterek (ki bu 90 sonrasının en yüzsüz stratejisidir)… Yanına 1950’li yılların Hayat ve Ses dergilerinden fırlamış, hala İran Şahı’nın aşklarında kalmış, hala uslu, hijyen Amerikan Rüyası içinden konuşan, iflah olmaz anti-komünist Hakkı Devrim’i de yanına alarak özellikle üniversite öğrencilerine tatlı dakikalar yaşatıyor… Farklı bir seçkinciliği üretivererek…
Evet acı, gözyaşı, Kemalettin Tuğcu, trajik geri dönüyor; elbette empati ve politika da dönecek.

BirGün - Ali Şimşek

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile